Dışardan bakınca Türkiye güzel ülke aslında söylemini defalarca duymuş, gerek mizahi gerekse ciddi bir şekilde kullanmışızdır. Ülkede yaşamanın binbir türlü zorluğu var ve bizler ülkeden dışarıya göç ediyor, kısmen kaderine terk ediyor gibi görünüyoruz. Küreselleşmenin bütün aşamalarını adım adım yaşayan yüksek eğitim almış nesil, ülkesinde arayıp bulamadığını başka yerlerde bulma umuduyla göç ediyor. Bazen arkasında bir ton yükü bırakıp, bazense bir ton yükü sırtlanıp başka diyarlara doğru yola çıkıyor. Varılan nokta, terk edilen konuma ne kadar uzak veya yakın olursa olsun, taşınılan yükün miktarından bağımsız bir şekilde, giden giderken bir parçasını geride bırakıyor. Ülkeyi hangi duyguyla terk ederse etsin, geride bırakılan anılar, mazinin romantizmiyle birlikte akıllara yerleşiyor. Gün geçtikçe de geçmişte yaşanılan kötü anılar akıllardan bir bir siliniyor.

Beynimizin bir çalışma yöntemi olarak hayatın iyi noktalarını daha rahat anımsatması ve kötü anılara erişimi daha zor hale getirmesi sayesinde gün geçtikçe bizler de her ne kadar ülkeyi koşarak terk etsek de geriye dönüp “Acaba?” dediğimiz gün sayıları (nadiren olsa da) artıyor. Belki de bir daha dönmemek amacıyla terk ettiğimiz ülkeyi, “Belki bir gün dönebiliriz” diyebilecek konuma getiriyor düşüncelerimiz ve yaşadıklarımız. Her ne kadar göçtüğümüz yerdeki yaşamdan mutlu olsak da içimizde tarif edemeyeceğimiz bir dürtü, bizi bıraktığımız ülke gündemini takip etmeye, orada yaşananları, kültürel ve demokratik gelişmeleri takip etmeye itiyor. Bu dürtünün temel sebebini vefa olarak tanımlayabilsem de açıklaması çok zor. Duygularımız ve kelimeler beynimizin farklı bölümlerinin işi ve aynı sistemin yoluyla harekete geçtiği için ikisini aynı anda yapmakta zorluk çekiyoruz. Bu nedenle duygular yazılara geçirildiğinde paragraflar, sayfalar ve hatta kitaplar uzunluğuna varabiliyor. Peki biz neden geride bıraktıklarımız tarafından dürtülüyoruz? İçimize işleyen kültür, edindiğimiz tecrübeler ve sevdiklerimizin varlığı mı bizi geriye doğru çekiyor?

Gelenek ve göreneklerimiz, zengin yemek kültürümüz bizi bazı milletlere yakın hissettirse de aradığımızı yine de tam olarak bulamıyoruz. Her ne kadar gittiğimiz her yerde damak tadımıza uygun ürünler satan marketler, bizim diye sahiplenebileceğimiz yemekleri servis eden restoranlar bulsak da hiçbiri o tatmin duygusunu tam olarak yaratmıyor. Ankara’da yediğimiz Aspava’yı, İzmir’de yediğimiz midyeleri, İstanbul’da yediğimiz balığı, Ordu’da yediğimiz turşuyu, Şanlıurfa’da yediğimiz eti bir türlü bulamıyoruz. Belki biraz romantizm etkisinden, belki geçmişin getirdiği anıların zenginliklerinden, belki de yeni taşındığımız yerde yediklerimizin lezzetini kabullenemeyişimizden. Öte yandan, aşina olmadığımız bir kültürün resmi tatillerinde tatil yapıyor, küçüklükten beri bir anlam yüklediğimiz tatil günlerinde ise çalışıyoruz. Kendi ülkemizdeyken sahiplenemediğimiz bazı anlamlı günleri bile arar hale geliyoruz.

Ümidin tükendiğini düşündüğümüz noktada başka arayışlara giren bizler ne yaparsak yapalım, o ümidi tamamen tüketemiyoruz. Günlük politikaların bütün dünyada bilimden ve tarafsızlıktan uzaklaştığı, uç noktaların daha da yükseldiği bugünlerde bilim, teknoloji ve adaletin merkeze geleceği günleri dört gözle bekler hale gelsek de, inancımız bunun belki yarın belki yarından da yakın gerçekleşeceği yönünde. Çünkü öyle olmak zorunda. Başka türlü çözümü maalesef yok. Diğer türlü şu an mevcut sistemden faydalanıyor görünenler ilerde de büyük kayıplara uğrayacaklar ve sonuçta hiçkimse kazanamamış olacak. Belki bu kesinlik bize bir umut veriyordur. Yani, ekonominin kötüye gidişi, ülkede dönem dönem artan terör olayları ve bunun muhteşem şekilde politika yararına kullanılmasıyla birlikte var olan OHAL ortamı ve bunun getirdiği adaletsizlikler, parlamentonun güç kaybı elbet bir gün son bulacaktır. Buna sonu gelecek bir şey olarak bakılmadığı ortamda bence umuttan bahsetmek zaten mümkün değildir. Peki nasıl bu kadar kesin konuşabiliyorum?

Bilime ve adalete sarılmayan, başlarda sarılsa bile daha sonradan bunlardan uzaklaşan devletler tarih boyunca yok olmuşlar, ezilmişler, yoksullaşmışlar ve sömürülmüşlerdir. Uç noktalarda var olan hiçbir ideoloji ve politika var olmayı sürdürememiş, ya kendi içine çekilmek zorunda kalmış ya da bu sürece uyum sağlayacak halde güncellenmek zorunda kalmıştır. Tarih tekerrürlerden ibarettir deyip geçmek aslında kolay. Ancak tekerrür etmesini sağlayan yine biz değil miyiz? Bunca savaş ve can kaybı, göç, ekonomik çöküntüler, işgal, sömürgecilik, cinsiyetçilik, ırkçılık hepsi birer birer bizi sarsan ve derinden yaralayan şeyler olmasına rağmen bir türlü terk edemediğimiz özelliklerimiz. Bütün bu başlıklar çok uzun araştırmalara konu olmuş ve olmakta. Ancak hepsinin ortak bir noktası var. Dönüp baktığınızda hepsi bilimden ve adaletten uzaklaşıldığında ortaya çıkmış, uç noktalara vardığında ise bu başlıkları yine bilim, adalet ve eşitlik yıkmıştır.

Minimum seviyesine düşmüş ümidi besleyen şeylerden birisi de bunu direkt olarak farketmesek de içten içe biliyor oluşumuz. İçimizde iki gram kalmış ümidimiz, bizleri “Bir gün geri döneriz belki” konumuna getiriyor. Bazen ötesine de geçiriyor. Kendimden ve çevremdekilerden gözlemlediğim kadarıyla göç edilen ülkenin dertlerini sahiplenmek genelde mümkün olmuyor. Göç ettiğiniz ülkenin dilini bilseniz bile sadece sizi gerçekten ilgilendirdiğini düşündüğünüz (göçmen, yabancı politikaları gibi) şeyleri takip ediyorsunuz. Bunun dışında rastgele denk geldiğiniz bilgilerden başka elinizde genelde bir şey olmuyor. Belki bu herkes için geçerli olmayabilir ama benim içimde göç ettiğim ülkenin dertlerini sahiplenebilecek bir hissiyat henüz oluşmadı. Neredeyse üç senedir Hamburg’da yaşıyor olsam ve Hamburg’u gerçekten çok seviyor olsam da, şehir meclisindeki dağılımın ne yönde olduğunu merak bile etmiyor, şehir yönetiminin politikalarından bihaber yaşamaya devam ediyorum. İşin (belki) üzücü tarafı da bunları öğrenmeye niyetimin bile olmaması. Bu da adaptasyonu gerçekten zorlaştırıyor.

Bu kadar olumsuz şeyler yazmış olsam da inanın taşındığıma bir gün bile pişman olmadım. Mutluluk kişinin kendi elinde olan bir şey. Yaptığımız her seçimin bir kaybı, bir de kazancı var. Seçtiğimiz şeyin kazanç mı kayıp mı olduğuna da yine biz karar veriyoruz. “Kolayı seçip gidiyorsunuz, zor olan kalmak” diyenleri duyar gibiyim. Gördüğünüz gibi maalesef o iş öyle değil. Gitmek de zor, kalmak da. Mesele hangi zorluğa meydan okuyacağını seçmekte. Ben şimdilik gitmeyi seçtim, benim yolumu seçmeye karar vermiş olanlara yardım etmeye de çalışıyorum. Peki kalmayı seçenlere nasıl yardım edebiliriz?

Eğitim, bilim, teknoloji ve adalet herkesin dilinde olan ama kişisel bazda harekete geçmesi, büyük adımlar atması en zor olan konular. İnsanlar bu başlıklarda akademik çalışmalar yürütüyor, hatta kıraathanelerde okey oynarken konuşuyor olsa da, kimsenin gerçekten kendi adımını atmaya niyeti yok (gibi). Niyeti olanın enerjisi, enerjisi olanın da rehberi yok. Bu yokluk zinciri her hareketi zorlaştırıyor ve bizi daha da üşengeçliğe, kolaya kaçmaya itiyor. Çoğu kişi sözde çok büyük şeyler yapıyor olmasına rağmen, gecesini gündüzüne katarak çalışmıyor. Hatta çalışmak zorunda olduğunu kabullenemiyor bile. Peki Nazım Hikmet bize hayatı ciddiye almamız gerektiğini söylerken bunu kastetmiyor muydu? Veya Atatürk eğitimin, bilimin, sanayinin önemini her vurguladığında bunları hesaba katmamış mıydı? Birkaç tane tanınmış insanın söylediği, yazdığı şeyleri okurken asıl anlatılanı, verilen mesajı gerçekleştirmenin ne kadar zor olduğunu fark etmiyoruz gibi geliyor. Bence mesajı anlamıyoruz bile. Zira okuduğunu pek anlamayan bir nesil yetiştiriyorken, birilerinden Atatürk’ün söylemek istedikleri üzerine düşünmelerini beklemek aslında haksızlık oluyor gibi geliyor. Nazım Hikmet, “Yaşamayı ciddiye alacaksın, yani o derece, öylesine ki, mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda, yahut kocaman gözlüklerin, beyaz gömleğinle bir laboratuvarda insanlar için ölebileceksin, hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için, hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken, hem de en güzel en gerçek şeyin yaşamak olduğunu bildiğin halde.” derken kastettiği şey, kendimizi feda etmemiz değil miydi? Peki kendimizi kendi neslimiz için mi feda etmek gerek? Yoksa bizim neslimizin artık kurtarılamayacağını kabullenip, şiirin bir kısmını “hem de yüzünü bile göremeyeceğin insanlar için” diye değiştirerek mi devam etmek gerek? En azından bunu kabullenebilir miyiz? Bizler her ne kadar Vecihi Hürkuş gibi kendini buna adayanları defalarca cezalandırmış olsak da, Hürkuş gibileri kendini yine gelecek nesiller için feda etmiş ve elinden geleni ardına koymamış mıydı? Serdar Kuzuloğlu’nun da dediği gibi var olan nesli komple feda etmek ve çocuklarımız için topyekün çalışmamız gerek. Geçmişte cephelerde kafasını siperden ilk çıkarıp hücuma kalkan ilk asker nasıl kendisinin ve neslinin feda olduğunu biliyor ve çocukları için ölüme koşuyorsa, bizler de ancak kendimizi feda ederek bunu mümkün kılabiliriz. O asker gibi ölüme direkt koşmasak da aslında yapabileceğimiz çok fazla şey var.

Duyguları anlatmanın zorluğuna kapılıp daha fazla uzatmadan yazıyı toparlayalım. Doğup büyüdüğümüz toprakları sevsek de sevmesek de, bize o kültürü aşılayan ve üzerimize bir vefa borcu bırakanların yaptıklarını düşününce, bir dürtü bizi çekiyor. Geride bıraktığımız ailelerimiz için endişelenmek bir yana, ister bencillik olarak adlandırılsın isterse başka bir şey, daha iyi bir hayat yaşamak için göç ettiğimiz ülkelerden belki elimizden bir şey gelir ve biz de yaparız diye düşünüyoruz. Bunun için şu an tek yolu, çalışmak olarak görüyorum. Sadece bilim ve teknolojinin bulunduğu yere gitmek değil, göç ettiğimiz yerdeki kültürü, adaleti, bilimi ve teknolojiyi öğrenmek ve öğretmek zorundayız. Çalışmadan, kendimizi -bir noktada- feda etmeden, öğrenilenleri aktarmadan bu dürtüden kurtulmak çok zor. Bireysel bazda belki kitlesel bir akım oluşturamayabilir, direkt olarak dünyayı değiştiremeyebiliriz. Ancak, bizim attığımız adımlar, çalışmalarımız, emeklerimiz dünyayı değiştirebilecek birisinin faydalandığı bir şey haline bile gelebiliyorsa, dolaylı yoldan da olsa biz de dünyayı değiştirmiş olmuyor muyuz? Değiştirebilmeye niyetlendiğimiz bir dünyada, bol bol çalıştığımız, paylaştığımız, bilimin ve adaletin ışığında, barış içinde yaşadığımız ve belki de bir gün geri döndüğümüz ümit dolu günlerden birinde, vefa borcumuzu öderken görüşmek üzere.

Leave a Comment

Required fields are marked *

Loading...